Bulundugun yer
Yrd. Doç. Dr. Mehmet ŞAHİN Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İİBF
1. GİRİŞ
Yapısal uyum programları,resmen 1980’li yıllardan itibaren uygulanan, geniş kapsamlı istikrar politikalarıdır. “Yapısal uyum” kısaca, daha fazla piyasa güçlerine dayanma ve devletin ekonomi yönetimindeki rolünün azalması olarak tanımlanır.[1] Bu şekilde tanımlanan yapısal uyum,1981 yılında John Hopkins Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan ve 1960’lardan beri neo-liberal bir politikayı savunan Amerikalı bir iktisatçı Bela BALASSA tarafından ortaya atılmıştır[2]. Dünya Bankası için hazırladığı bir raporda, Balassa’ya göre yapısal uyum politikaları, ulusal politikaların daha önceki büyüme trendlerini kazanabilmeleri için dış şoklara cevap verme amacına yönelik bir politikadır[3].
Yapısal uyum politikaları, 1970’li yıllarda yaşanan petrol şokları gibi dış şoklar karşısında ekonomilerin istikrarsızlığa düşmelerini engelleyici bir politika olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte bu politikaların kapsamı iyi incelendiğinde, bu amacı da aşan bir kapsama sahip olduğu görülür. Yapısal uyum politikalarının içeriği ve kapsamı bu politikaların daha çok serbest piyasa düzenine dayalı liberal bir küresel ekonomi yaratma amacı taşıdığı anlaşılacaktır. Bu politikalar bağlamında devlet teorisinden demokratik haklara,sağlıktan eğitime, konuttan işgücü piyasasına,özelleştirmeden dış ticarete ve daha birçok konuda düzenlemelere gidilmiştir. Bu anlamda yalnızca ekonomik değil politik düzenlemeler de yapısal uyum politikaları kapsamına girmiştir.Tablo.1: Uyum Programlarının Unsurları (1980-84)KAYNAK:Süleyman ÖZMUCUR,İstikrar Politikaları, Avcıol Basım-Yayım,İstanbul,1991, s.32-35 ten; IMF(1986),Fund Supported Programs,Fiscal Policy and Income Distribution,Occasional Paper No:46,Washington.D.C.
Farklı ağırlıkta da olsa uyum programlarında yapısal uyum politikalarının unsurlarına yer verilmektedir. 1986 yılında IMF tarafından yaptırılan bir çalışmada[4], 1980-84 döneminde 68 ülkede uygulanan 94 yapısal uyum programı uygulamasında hangi politika önlemlerine ağırlık verildiği detaylı olarak gösterilmiştir (bkz.Tablo.1). Uygulanan uyum programlarında en önemli politika araçları yurt içi kredilerin ve kamu harcamalarının kısıtlanmasıdır. Kredilerin kısıtlanması programların yüzde 98’inde görülürken,kamu harcamalarının kısılması programların yüzde 91’inde ortaya çıkmaktadır. Bunların da daha çok maaş ve ücretlerin kısılması ile gerçekleştirildiği görülmektedir. Maaş ve ücretleri, sermaye harcamaları (özellikle yatırımlardaki kısıntılar) takip etmektedir. Dış borç politikaları programların % 91’inde ortaya çıkarken ücret ve fiyat politikaları %88 civarında görülüyor. Döviz kuru ve dış ticaretin serbestleştirilmesine yönelik reformlar programların %55’inde devreye girmiştir. Vergi idaresindeki reform ve iyileştirmeler %55 oranında programlarda yer alırken,diğer yapısal uyum önlemleri programların %74’ünde uygulamaya konulmuştur. Diğer uyum önlemleri bir sektörün geliştirilmesi,yatırım planlaması ve uygulama yöntemleri,kaynakların kamudan özele aktarılması ve topyekün yönetimin iyileştirilmesini kapsamaktadır.
· Borç servisinin ihracata oranı’dır.[6]
Görüleceği üzere programların değerlemesinde eşitlik,adalet ve sosyallik gibi konular ihmal edilmiştir. Bunun temel nedeni de neo-liberal felsefenin kendisidir. Yani unutulmuş olduğundan değil, istenilmemiş olduğundandır. Neo-liberal felsefeye göre; fakirlere yardım etmenin en iyi yolu büyümeyi sağlamaktır. Büyümenin faydaları eninde sonunda fakirlere de sızıntı olarak da olsa ulaşacaktır! Bu yaklaşım “Sızıntı Ekonomisi” olarak da bilinir. Neo-liberaller böyle bir sızıntı ekonomisine gönülden inanmaktadırlar. Son zamanların en çok tartışılan iktisatçısı Stiglitz’in dediği gibi; “Toplumsal sözleşmenin bir kısmı “adaleti”, toplum büyüdükçe toplumun kazançlarından fakirlerinde pay almasını, kriz zamanlarında ise toplumun acılarını zenginlerin de paylaşmasını gerektirir … Sızıntı ekonomisi ise, her zaman için yalnızca bir inanıştan, bir inançtan ibaret olmuştur.[7]”
Uyum programları ile yaşama geçirilen neo-liberal politikaların bu çarpık felsefesi sürekli zayıf kesimlerin aleyhine işlemiştir. Özellikle 1980’li yıllar sosyal adalet açısından çarpıklığın tüm boyutlarıyla derinleştiği yıllar olmuştur. Adeta bir vahşi kapitalizm egemenliğini perçinlemiştir. Bu hem gelişmiş ülkeler içindeki ekonomik yönden zayıf kesimler için hem de gelişmekte olan ülkeler açısından geçerli olmuştur. Bununla birlikte seslerini duyurabilenler de daha çok gelişmiş ülkeler içindeki gruplar olmuştur. Oysa ki dünyanın geri kalanının durumu nerdeyse topyekün acınacak bir haldedir.
Neo-liberal felsefenin hakim olduğu 1980’li yıllardan bu yana başta ABD olmak üzere , gelişmiş ülkelerde, bir yandan yoksullukla mücadelenin önemli bir toplumsal hedef olduğu dile getirilirken, diğer taraftan, refah devletinin zayıflatılma süreci içinde istihdam yaratıcı programların, konut programlarının ve sosyal hizmetlerin kısıldığı ve hatta ortadan kaldırıldığı, yoksulların orta sınıfın değer yargılarına göre “hak eden” ve hak etmeyen” yoksullar olarak sınıflandırıldıkları ve kendi konumlarından sorumlu tutuldukları, yardım görenlerin kendilerine yapılan yardımın gerekli olduğunu ve bu yardımlardan en iyi şekilde yararlandıklarını kanıtlamalarının beklendiği ve sosyal politika uygulamalarında giderek serbest piyasa kurallarının hakim kılındığı bir süreç yaşanmaktadır. Sosyal koruma sistemlerinin etkinliği giderek azalırken gelişmiş ülkeler, ulaştıkları yüksek ortalama gelir düzeyine karşın önemli bir kesimin “bolluk içinde yoksulluğuna” göz yuman bir görünüm sergilemektedir.[8]
Aynı şekilde Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde, işsizliğin 1970’li yıllarda, büyümeye karşın çok yüksek oranlara ulaşması, nüfusun yaklaşık üçte birinin yoksulluk sınır veya ona yakın bir gelir düzeyine gerilemesine ve “üçte ikilik toplum” kavramının yaygınlaşmasına yol açmıştır. Yoksulluk, 1980’li ve 1990’lı yıllarda önemli bir artış göstererek Avrupa’nın “Sosyal Birlikteliğini” tehdit eden boyutlara ulaşmıştır.[9]
Küreselleşme sürecindeki derinleşme uluslararasındaki gelir farklılığını süreç içerisinde arttırmıştır. Tablo 2’de görüleceği üzere yapısal uyum-küreselleşme sarmalı küresel düzeyde gelir dağılımını yoksullar aleyhine bozmuştur. 1970’li yıllardan itibaren dünya nüfusunun en yoksul % 20’sine sahip ülkelerin küresel GSMH içindeki payı %2.3’ten 1989’da %1.4’e düşerken ; en zengin %20’lik nüfusa sahip ülkelerin küresel GSMH içindeki payı % 73.9’dan % 82.7’ye çıkmıştır. Gelir eşitsizliğini gösteren Gini katsayısı 1970’te 0.71’den 1989’da % 0.87’ye yükselmiştir.
Tablo. 2: Küresel Gelir Farklılığı: 1960-1989 | ||||
| En yoksul %20 | En zengin %20 | En zenginden en yoksula | Gini katsayısı | |
| 1960 | 2.3 | 70.2 | 30:1 | 0.69 |
| 1970 | 2.3 | 73.9 | 32:1 | 0.71 |
| 1980 | 1.7 | 76.3 | 45:1 | 0.79 |
| 1989 | 1.4 | 82.7 | 59:1 | 0.87 |
| Kaynak: UNDP, Human Development Report 1992, Oxford University Press, New York, 1992, Tablo 3.1 | ||||
Uyum sürecinde yoksulluk en çok da kadınları etkilemiştir. Bu nedenle “yoksulluğun feminizasyonu” denilen ve uyum programlarının kadınları yoksulluğa sürüklemesini ifade eden bir kavram son yıllarda sıklıkla dile getirilmektedir. Aynı şekilde çocuklar da yoksullaşmadan paylarını önemli ölçüde almışlardır. Dünya üzerindeki çocuk sayısının en çok da yoksulluk çizgisi altındaki ailelerde toplandığı düşünülürse tablonun vahameti daha açık bir şekilde ortaya çıkar.
1980’li yıllarda yaygın olarak uygulanan uyum politikaları 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştirileri şu şekilde özetleyebiliriz:[11]
· Daralmacı para ve maliye politikaları,gelişmekte olan ülkelerin büyüme hızlarını olumsuz etkilemiştir.
· Temel girdi fiyatlarının döviz kuru ve faiz oranlarının serbestleştirilmesi gibi arz yönlü politikalar enflasyonun patlamasına,belirsizliğin artmasına ve yatırımların azalmasına;böylece,azgelişmiş ülkelerin uzun dönemli büyüme şanslarının ipotek altına alınmasına yol açmıştır.
· Gerek mevcut yerli endüstrileri zayıflatan ticareti serbestleştirme politikaları,gerekse kamu sektörü reformları işsizliği arttırmıştır.
· Bu reformlar,gelir dağılımıyla kötü beslenme ve bebek ölüm oranları gibi sosyal göstergeler üzerindeki olumsuz etkileri düşünülmeksizin tasarlanıp uygulandığından sosyal hizmetlerin kötüleşerek,yoksul halkın yaşam koşullarının geriye gitmesine neden olmuştur.
Uyum programlarının toplumsal etkileri,her şeyden önce reformcu hükümetlerin yoğun toplumsal muhalefetle karşılaşması,dolayısıyla bu ülkelerin politik istikrarsızlık riski taşıması anlamına gelmekteydi. Bu ise uyum programlarına destek veren IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar ve onların arkalarındaki kreditör ülkeler için hiç istenmeyen bir durumdu. İşte bu nedenle 1990’lı yıllarla birlikte uyum programlarına uyumun bu tür olumsuz sonuçlarını azaltıcı,elimine edici önlemler dahil edilmeye başlanmıştır. Bu yıllarda “İnsancıl Yüzlü Uyum”,”Yapısal Uyumun Sosyal Boyutları” gibi yeni kavramlar sık duyulmaya başlanmıştır.
1987 yılında, BM Çocuk Fonu (UNICEF), “Uyum Programlarının İnsani Yüzü” adlı bir araştırma yayınladı. Bu önemli çalışma yapısal uyum programlarının toplumsal sonuçlarını gözler önüne seriyordu. Yapısal Uyum Programlarının yürütücüleri olan IMF ve Dünya Bankası yetkilileri hemen bu hümanist söyleme sarıldılar. Bundan böyle yalnızca “en yoksul tabakalar”ın yararına kullanılmak üzere borç verilecekti. Dünya Bankası sözcüsü Lewis Preston’e göre, “Dünya Bankası artık yoksullukla mücadele konusunda ciddi mücadele vermeyen ülkelere borç vermeyecek”ti. Bununla birlikte, kamu kuruluşlarının kapatılması, devalüasyonlar vs. gibi yoksulluğu yaratan nedenler hiçbir zaman tartışma konusu edilmemiştir. Tam tersine bu uygulamalar yoksullukla mücadelenin tek aracı olarak savunulmuştur. Dünya Bankası yetkilileri, “makro ekonomik tercihler sayesinde yoksulluğun azaltıldığı” görüşündeydiler.[12]
Böyle bir politika değişikliğine gitmenin diğer bir deyişle insancıl yüzlü uyum söylemine geçişin ardında yatan nedenleri şöylece sıralayabiliriz:
· Tüm dünyada uyum programlarına duyulan öfke bu programların mevcut haliyle yürütülmesini zorlaştırmıştır. Halkların kabaran öfkesi politik riskleri arttırmıştır.
· Programların sürdürülememesi durumunda borçların tahsilinde sorunlar ortaya çıkabilecektir.
· IMF-Dünya Bankası ikilisi yoksulluğun ekonomi-dışı boyutlarına dikkat çekerek hafifletilmesi ve sistem içine çekilmesi gereken bir olgu olduğu yutturmacısıyla yapısal uyumun sürdürülmesine kılıf yaratmak istemektedir.[13]
· CHOSSUDOVSKY’nin dediği gibi ; “gelir istatistiklerinin manipüle edilmesine dayanan Dünya Bankası verileri, gelişmekte olan ülkelerdeki yoksulları bir azınlık grubu olarak göstermek gibi yararlı bir amaca hizmet ediyor.[14]” Böylece, IMF-Dünya Bankası ikilisi neo-liberal söylemin tartışılmaz üstünlüğünü ve yoksulluğun da bu politikaları yeterince ve doğru uygulamamaktan kaynaklandığını göstermeye çalışmaktadır.
· Neo-liberalizmin temelde insani bir yönünün olduğunu vurgulamış olmaktadırlar.
· Kapitalizmin evrensel düzeyde eklemlenmesini sağlayan neo-liberal politikaların aksamadan sürdürülmesi mümkün olabilecektir. Çünkü bu politikalar sayesinde ezilen kesimlerin radikal gruplara dönüşmesi engellenmektedir. Alternatif yine sistemin kendisidir.
Uyum programlarına yoksulluk karşıtı politikaların dahil edilmesi uyum politikalarının temel mantığını değiştirmemiştir. Bu önlemler uyum programlarından sapmaya neden olmadığı gibi,yoksulların da meta ekonomisine katılmasına olanak vererek bu politikaları destekleyecek tarzda tasarlanmıştır. Karşılaşılan sorunlar geçiş dönemine özgü sorunlar olarak kabul edilmektedir. Dahası, bu olumsuz etkilerin doğrudan uyum programlarından değil, programların uygulandığı ülkelerin ekonomik yapılarının çarpıklığından ve programlara karşı oluşan toplumsal dirençten kaynaklandığı düşünülmektedir. Dünya Bankası’na göre direncin kaynağı, bu ülkelere uzun süredir hakim olan grupların “yerleşik çıkarlarının” uyum programları çerçevesinde tehdit ediliyor olmasıydı. Dolayısıyla,uyum politikalarının ruhuna uygun geçici ve kısa vadeli önlemlerin alınması, bu sorunları aşmak için yeterli olacaktır.[15]
İnsancıl Yüzlü Uyum’a dönüşümle birlikte uyum programlarının kapsamında bazı değişikliklere gidilmiştir. Getirilen yeni düzenlemeleri şu şekilde özetleyebiliriz:
· Dünya Bankası şehirlerde hastaneler yapılmasındansa, temel sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını veya düzenlemelerden zarar göreceklerin yaralarını saracak sistemlerin oluşturulmasını şart koşmağa başlamıştır. Nitekim, 1984-86 yılları arasında yapılan yeni düzenlemelerin %5’inden daha azı sosyal konulara eğilirken, 1990-92 yılları arasında ise %50’sinden fazlası sosyal konulara yer vermiştir.[16]
· Dünya Bankası tarafından yıllık olarak yayınlanan Dünya Kalkınma Raporu,1990 yılında yoksulluğun kaldırılması konusuna ayrılmıştır. Rapor iki hususu vurgulamaktadır. Bunlardan birincisi, işgücünün yoğun olduğu kalkınma modellerinin desteklenmesi, ikincisi ise eğitim, aile planlaması, sağlık ve beslenme yatırımlarının artırılması gerekliliğidir. Bu rapordan sonra Banka, ülkelerdeki yoksulluk durumlarının bir dökümünü çıkartacak çalışmalara ağırlık vermiştir. Böylece önündeki sorunlara sağlıklı teşhisler koyacak ve etkin çözümler üretecekti.[17]
· Dünya Bankası, “Hedeflenmiş Müdahaleler Programı” çerçevesi kapsamında açacağı kredilerden, göreli olarak daha yoksul kesimlerin faydalanması yoluna gitmektedir. Bu programdan yararlanmak için, borç alınacak proje ya yoksullara ulaşmak için özel bir mekanizma içermeli ya da o ülkedeki yoksul insanların ortalamasından daha fazla yoksul ihtiva eden bir gruba dönük olmalıydı. 1992’de 51 proje için açılan 3 milyar dolarlık kredinin %14’ü bu kapsamda verilmiştir. Ayrıca, yine aynı amaçlarla eğitim, aile planlaması, sağlık ve gıda sektörlerini hedefleyen projelerin kredi miktarlarının artırılmasına çalışılmıştır. Bu amaçlarla verilenlerin toplam kredilere oranı 1981-83 arasında %5 iken, bu rakam 1990-92 yılları arasında %14’e yükselmiştir.[18]
· IMF Eylül 1999’da fakir ülkelere yönelik olarak “Yoksulluğu Azaltma ve Büyüme Kolaylığı (The Poverty Reduction And Growth Facility (PRGF)” adı altında çok düşük faizli bir yardım türünü uygulamaya sokmuştur. Dünya Bankası ile işbirliği içinde yürütülen bu krediden Eylül 2003 itibariyle 77 yoksul ülke yararlanmıştır.[19]
Görüldüğü gibi esas itibariyle uyum programlarının içeriği değişmemiştir. Michel CHOSSUDOVSKY’nin dediği gibi, “Bu “resmi” neo-liberal dogma, fazlasıyla manevi ve ahlaki bir söylemde somutlaşan kendi “karşı-paradigma”sını da yaratıyor.Bu sonuncusu, yoksulluk, çevre korumacılığı ve kadınların sosyal hakları ile ilgili politik konuları çarpıtır ve “stilize” ederken, “sürdürülebilir kalkınma” ve “yoksulluğun hafifletilmesi” üzerinde yoğunlaşıyor. Bu “karşı-ideoloji” neo-liberal politika buyruklarıyla ender olarak ters düşüyor. Resmi neo-liberal dogmaya karşı çıkarak değil, onun yanında ve onunla uyum içinde gelişiyor.[20]”
Nitekim uygulama sonuçları bu yeni söylemin yalnızca bir maskeden ibaret olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanca uyum söylemlerine rağmen dünyanın büyük çoğunluğu açısından adaletsizlik gittikçe derinleşmektedir. 1971 yılında en az gelişmiş olarak isimlendirilen ülke sayısı 27 iken bu sayı günümüzde 50 civarına çıkmıştır. Bu sayının artmasında son yıllarda bağımsızlıklarına kavuşan ülkelerin bir kısmının da bu kapsama dahil olasının etkisi elbette düşünülebilir Bununla birlikte toplam olarak dünya nüfusu içinde gelir adaletsizliği gittikçe derinleşmektedir.
Dünyada günde 2 doların altında gelirle yaşayanların sayısı 3 milyarı bulmaktadır. Eğer en alt yoksulluk sınırını 1 dolar kabul edersek, 1990’ların ortasında, gelişmekte olan ülkelerin toplam nüfusunun %33’ünü meydana getiren 1.3 milyar insan bu sınırın altında gelir elde etmiştir. Dünyadaki en zengin 200 kişinin sahip oldukları servet ise, yeryüzündeki en yoksul 2,5 milyar insanın toplam gelirinden fazladır. Dünyadaki en zengin 3 kişinin (ABD’li) servetlerinin toplamı, en yoksul 48 ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasından yüksektir. Uluslararası servetin ve gelirin eşit olmaktan çok uzak bir şekilde dağılmasının yanı sıra, bu eşitsizlik giderek daha da derinleşmektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) hesaplamalarına göre gene 1 doları sınır alırsak, bu sınırın altında yaşayan insanların genel nüfusa oranı, 1985-1990 arasında, Sahra Afrika’sı ülkelerinde yüzde 53.5’ten 54.5’e, Latin Amerika’da 23’ten 27.8’e çıkmıştır. 1990-1998 arasında, 80 ülke on yıl öncesinde olduğundan daha az ortalama gelir elde etmiştir.[21]
Elbette insancıl yüzlü uyuma yönelik önlemlerin olumlu etkileri de tamamen göz ardı edilmemelidir. Örneğin; yeni programlarla, aile planlaması ve aşılama gibi bazı hizmetlere daha çok kaynak sağlanmış, ilköğretim daha çok yaygınlaşmış ve temel okur yazarlık düzeyinde yükselme olmuştur. Bu elbette ki sosyal adalet adına sevindirici bir ilerleme sayılabilir. Ancak, bunun yanında orta ve yüksek öğrenime ayrılan kaynaklar sorumsuzca kesilmiştir. Ortaöğretim ve yüksek öğretim açık ve gizli özelleştirmelerle kamunun sunduğu bir hizmet olmaktan çıkarılarak geniş ve ekonomik yönden güçsüz kesimlerin bu hizmetlere ulaşması zorlaştırılmıştır. Oysa ki, yeni ekonomik düzende yeniliğin ve bu yeniliği yaratacak yüksek teknolojiyi yaratacak ve kullanacak nitelikli eğitilmiş kesimlerin yetiştirilmesinin önemi dikkate alındığında ortaya bir ironi çıkmaktadır. Bu hali ile dünyanın geleceğinde ülkeler arasında olduğu gibi, sosyal gruplar arasında da uçurumun gittikçe artması beklenmelidir. Elbette okuma yazma oranının artmasının, kadınların toplumdaki rollerinin düzeltilmesi gibi konuların önemi tartışılamaz. Ancak bu orta ve yüksek öğrenimin belli geniş kesimler açısından zorlaştırılması pahasına yapılıyorsa net fayda ve zarar hayli tartışmalı hale gelmektedir. Aynı şeyler sağlık hizmetleri açısından da söylenebilir. Bu hali ile insancıl uyum kapitalizmin ilk evrelerindeki bir dünya için uygun politikalar demeti sayılabilir. Ancak mevcut ekonomik yapıda bu politikalar gelecekteki sınıfsal yapıyı düzeltmekten ve sosyal adaleti sağlamaktan öte bozucu bir etkide bulunmaktadır.
IMF ve Dünya Bankası tarafından insancıl yüzlü uyum programlarının başarısı sürekli abartılmıştır. Nitekim insancıl yüzlü uyum kredilerinin değerlendirilmesinde bu durum net olarak ortaya çıkmaktadır. Bu programların değerlendirilmesinde, daha öncekilerden farklı olarak sosyal sektörlere yönelik kamu harcamalarının yoksullara daha çok yarar sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmesi, yoksulluğun izlenmesi, “güvenlik ağları” ve diğer hedeflenmiş programların oluşturulması ve bir yoksulluk politikasının geliştirilmiş olması gibi ayrıntılı kıstaslar belirlenmiştir. Uygulamada ise, bu kıstaslardan birinin dahi gerçekleştirilmesi durumunda bütün programa verilen krediler yoksulluk odaklı sayılmıştır. Bu durum, Dünya Bankası proje değerlendirmelerinde daha önceki yıllarda uygulanan sıkı kıstaslarla bir tezat oluşturmuş ve Dünya Bankası’nın yoksulluğa verdiği önemin olduğundan çok daha büyük görünmesine yol açmıştır. Nitekim, Dünya Bankası’nın bu şekilde yoksulluk odaklı belirlediği tarım,sağlık, eğitim, su arzı ve halk sağlığı sektörlerine verdiği krediler toplam kredilerinin %44’ünü oluşturmasına karşılık, bunların yalnızca beşte birinin yoksul kesimlere yönelik olması bu durumu gözler önüne sermektedir.[22]
Sözün özü, tüm dünyada neo-liberal ekonomik politikalarla beraber devletin sosyal yönünü azaltmaya yönelik girişimler, Rawslcı anlamda devletin dezavantajlı yoksul vatandaşlarını koruma yönünün budanmasına neden olurken, Durkheimci organik dayanışma modelinin rasyonelliğinin ortadan kalkmasına yol açmakta, yoksulları kendi kaderlerine ya da varlıklı vatandaşlar-hayırseverlerle gönüllü yardım kuruluşlarının vicdanına terk etmektedir. Oysa yoksullukla mücadele, politik bir süreçtir ve başarı büyük ölçüde devletin etkin rolüne bağlıdır.[23]
5. SONUÇ
1990’lı yılların başından beri IMF ve Dünya Bankası gelişmekte olan ülkelere dayattığı uyum programlarında insancıl bir söyleme bürünmüştür. Böylelikle bu kuruluşlar tarafından üstü örtülü de olsa yapısal uyum programlarının insancıl olmayan, adaletsiz bir yönü olduğu kabul edilmiştir. Yeni uyum kredilendirmelerinde kadınların eğitimi, çocukların ve yaşlıların korunması, temel eğitim hizmetlerinin yaygınlaştırılması... vb gibi sosyal konular ön plana çıkarılmıştır. Güvenlik ağları olarak da isimlendirilen bu politikalarla uyumdan zarar gören zayıf kesimlerin korunması amaçlanmıştır.
Uyum kredilendirmelerindeki bu değişikliklere rağmen, politika uygulamalarının temel mantığı değişmemiştir. Bir yandan uyumdan zarar görenler korunmaya çalışılırken diğer yandan toplumun daha geniş kesimleri temel hizmetlerden mahrum edilmiştir. IMF ve Dünya Bankası sistemli çalışmalarıyla yoksulluğu öznel bir durum olarak algılayıp (ve de algılatıp), geniş kesimleri kapitalist ekonomiye eklemlemeye çalışmaktadır. Bunda da yeterince başarı sağladığını söylemek zor değildir.
Kısaca söylemek gerekirse insancıl yüzlü uyum, neo-liberalizmin adaletsiz politikalarını devam ettirebilmek ve geniş kitlelerin radikal gruplara dönüşmeden sisteme entegre olmasını sağlamaya yönelik, insani yüzlü olmak bir yana iki yüzlü denilebilecek programlardır. Bu programlar, geniş kitlelere insanca yaşamı sağlamak maskesi altında, IMF - Dünya Bankası gibi kuruluşlarla bunların arkasındaki ülke ve finansörlerin, borçlu ülkeler üzerindeki etkilerini arttırmalarını sağlamaya hizmet etmiştir.1. CHOSSUDOVSKY, Michel, “Yapısal Uyum Programı ve IMF’in Diktatoryası”, (Çeviren: Siren İDEMEN), İktisat Dergisi, Ekim’93
2. CHOSSUDOVSKY, Michel, Yoksulluğun Küreselleşmesi, (Çeviri: Neşenur DOMANİÇ), Çivi Yayınları, İstanbul, 1999
3. DORNBUSCH, Rudiger, “Görülmemiş Bir Refah Yüzyılı”, (Çeviren:Metin TOPRAK), Kapitalizm ve Küresel Refah , (Editör:Ian Vasquez), LiberteYayınları, Ankara, Ocak 2003
4. FRENCH, Hilary F., “Dünya Bankasının Yeniden Yapılandırılması”, Dünya’nın Durumu 1994, WORLDWATCH ENSTİTÜSÜ Raporu, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı Yayınları : 10
5. GHAI, Dharam,”Yapısal Uyum,Küresel Bütünleşme ve Sosyal Demokrasi”, (çev.İdil ESER), Piyasa Güçleri ve Küresel Kalkınma,(ed. Rence PRENDERGAST,Frances STEWART),Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,1995
6. Gül, Songül Sallan, “Yoksullukla Mücadelede Fak-Fuk Fon ve Yeşil Kart Uygulaması”, Görüş Temmuz 2003, http://www.tusiad.org/yayin/gorus/55/11.pdf
7. http://www.imf.org/external/np/exr/facts/prgf.htm
8. IMF,Fund Support Programs,Fiscal Policy and Income Distribution,Occasional Paper No:46,Washington D.C., 1986.9. ÖNİŞ, Ziya, ERDOĞDU, M. Mustafa, 11 Eylül ve Dengeli Küreselleşme, Foreign Policy, Ocak/ Şubat 200210. ÖZMUCUR, Süleyman,İstikrar Politikaları, Avcıol Basım-Yayım,İstanbul,199111. SOYAK, Alkan, “Küreselleşme, Yapısal Uyum Politikaları ve Yoksulluk”, http://mimoza.marmara.edu.tr/~asoyak/yapisal-uyum-yoksulluk.htm, 10 Nisan 200412. STIGLITZ, Joseph E., Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı, (Türkçesi: Arzu TAŞÇIOĞLU & Deniz Vural), Plan B Yayınları, İstanbul 200213. ŞENSES, Fikret, Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk, İletişim Yayınları, İstanbul 200114. TATAR-PEKER, Ayşe, “Dünya Bankası : Büyüme Söyleminden İyi Yönetme Söylemine” ,Toplum ve Bilim,S.69,(Bahar 1996)15. The World Bank,Adjustment Lending –How It Has Worked,How It Can Be Improved, (ed.Vinod THOMAS, Ajay CHIBBER),The World Bank,Washington .DC.,198916. TİMUR, Taner,Küreselleşme ve Demokrasi Krizi,İmge Kitabevi,Ankara,1996 17. UNDP, Human Development Report 1992, Oxford University Press, New York, 1992ÖZET
Küreselleşme sürecinin yaşama geçirilmesi IMF ve Dünya Bankası gözetiminde 1980’li yıllardan itibaren uygulamaya konan Yapısal Uyum Politikaları ile mümkün olmuştur. Neo-liberal ekonomi temelli bu politikaları uygulamaya koyan gelişmekte olan ülkeler, yapısal uyum adı altında hızla küresel ekonomiye entegre olma-küreselleşme- sürecine girmişlerdir. Oysa, yapısal uyum programlarının bu ülkelerde yaşayan ve ekonomik olarak güçsüz kesimlerin durumunu düzeltmek bir yana, onları daha da zor duruma soktuğu ortaya çıkmıştır. İşte bu nedenle 1990’lı yıllardan itibaren Yapısal Uyum Politikalarına bu kesimlerin durumunu dikkate alan önlemler dahil edilmeye başlanmıştır. İnsancıl Yüzlü Uyum olarak adlandırılan yeni önlemler demetinin de bu ülkelerde güçsüz kesimlerin durumunu düzeltmekten uzak olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü, sorun yapısal uyum politikalarının temel mantığındadır.
Küreselleşme ve uyum süreci adaletsiz işlemektedir. Uyum politikalarına takılan insancıl yüzlülük maskesi küreselleşmenin kirli yüzünü kapatmaya yetmemektedir. Çalışmada, bu vurgudan hareketle, küreselleşme sürecinde insancıl yüzlü uyum politikalarının sosyal adaletsizliği gidermeye yönelik önermeleri analiz edilerek; küreselleşme ile sosyal adalet(sizlik) arasındaki ilişki ortaya konulacaktır.